Yazı


Ö.Tuğrul İNANÇER ile yapılmış bir röportaj

Aşığın biri, `âşıklık ne müşkil hâldir` diyor, sizde hangi düşünceler uyanıyor aşktan söz edince?

Aşk hakkında konuşmak güneşten bir zerre, deryadan bir damla ve harmandan bir tane alarak güneşi, deryayı ve harmanı anlatmaya benzer. Hz. Mevlânâ`nın dilinden verirsek eğer, aşk nedir diye sorduklarında cevap gayet anlaşılır bir tarzda ve açıklıktadır, "ben ol da bil". Zamane tabiriyle söyleyelim. Aşk çok sübjektif birşeydir. Anlatılmaz, yaşanır. Çok sloganlaşmış bir laf, ama böyle. Anlatılmaz, yaşanır. Çünkü insanların hislerini anlatmaları kolay değildir. Siz bana gülün kokusunu anlatabilir misiniz? Siz bana çimenin yeşilini anlatabilir misiniz? Ne zaman gülü koklarsanız, ne zaman çimeni görürsünüz, o zaman gülün kokusu, çimenin yeşili anlaşılır. Dolayısıyla anlatmak mümkün değildir. Ancak aşk diye de bir vakıa vardır. Bütün vâkıalann menşei, kaynağı, menbaı olan bir hal. Çünkü kâinâtın yaratılış sebebidir. Bu sebebin süje olarak odak noktası Muhammed aleyhisselâmdır. Bu işlere aklı ermeyenlerin inkâr ettikleri, acaba mı, recaba mı diye şüphe belirttikleri bazı hadîsler ve bazı havadisler vardır. `Ben gizli hazineydim, bilinmek istedim` hadîs-i kudsîsi, `sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım" hadîs-i kudsîsi gibi. Halbuki ârif olana bir işâret kafidir. Bu işaretleri de ancak Allah kelâmı olan Kur`ân-ı Kerîm`de bulabiliriz. Ama işâretten anlamak için kılavuz olmak lâzımdır. Çölde, belde ayak izi takip eden kılavuzlar vardır. Onlar da aynı toprağa bakıyorlar, biz de aynı toprağa bakıyoruz.

Niye onlar görüyorlar da biz görmüyoruz?

Çünkü onların ihtisası var. Biz görmüyoruz. Öyleyse bir kılavuza tabi olup çölden geçmek lâzımdır. Kur`ân-ı Kerîm de böyle bir kılavuzsuz öğrenilmeyecek bir deryadır. Orada bazı işaretler var. Allah, kitabında kıssalara yer vermiştir. Sure-yi Yûsuf ta Züleyhâ`nın çağırdığı misafirlerin meyva ikramı sırasında Yûsuf un güzelliğini gördükleri zaman ellerini kesmeleri, fakat acı duymamalarını acaba Allah hikâye olsun diye mi anlattı? Yoksa aşka müstağrak olanların, aşka batmış olanlann bedeni acılan duymaktan bile yükseleceklerini anlatmak için mi anlattı o hikâyeyi? Allah`ta ne varsa kulda da vardır. Kul Halîfetullâh olmak hasebiyle, bizim bazı kelimelerimiz sakın ha eski lisan gibi gelmesin. Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tasavvuf da bir ilimdir. Bu ilmin de bir terminolojisi vardır. Anlamayanlar biraz anlamaya, ıstılah öğrenmeye gayret etsinler. Bunlar anlaşılmaz şeyler değildir, ama özel terminolojisi gereklidir. Onun için öyle söylüyorum. Yaratıcıda, ne varsa, yaratılanda o vardır. Ama yaratıcıdaki sıfatlar mutlaktır, yaratılandaki sıfatlar nisbîdir ve kendi miktarıncadır. Rabbülâlemînin miktarı aklın almayacağı kadardır. Herkes kendi miktarınca rezzâktır, ama Rezzâk-ı mutlak Allah`tır. Herkes kendi miktarınca kayyûmdur, ama Kayyûm-u mutlak Allah`tır. Bunun gibi herkes kendi miktarında âşıktır, ama Âşık-i mutlak Allah`tır.

Peki Rabbin kuluna aşkından söz edilebilir mi?

Efendim, insanda olan duygu Allah`a atfedilmez diye Mevlid-i Şerifteki `Ey habibim sana âşık olmuşam` mısrasını tenkit edenler var. Maalesef Kur’ân-ı Kerîm`deki izleri takip edemeyenler, bu tenkitlere yelleniyorlar. Kur`ân-ı Kerîm`de Allah müsrifleri sevmez, Allah ihsan edenleri sever diye âyetler var mı? Bunlann tümü sevgi kökünden geliyor. Yâni Allah israf edenleri sevmez. Allah ihsan edenleri sever gibi. Demek ki, Allah`ta sevmek var. Efendim, Kur`ân terminolojisinde bu manaya gelmez falan diyenler ilmi kendi bildikleriyle sınırlı zannediyorlar. İlim Allah`a aittir ve kişinin bilgileriyle sınırlı değildir. Benim bildiğim bana, onun bildiği ona, senin bildiğin sanadır. Ama ne benim bildiğimden, ne onun bildiğinden ibaret değil ilim. Dolayısıyla bu inkârlara gerek yok.

Aşk nasıl bir bütünlüktür?

Şöyle bir misal verelim, arifler anlasın. Bir demir parçası kızgın bir ateşe sokulsa kıpkırmızı kor haline gelse ve o demir artık ben ateşim dese yalan söylemiş olur mu? Aşk böyle bir şeydir. Bu aşkın bedenî olanı vardır, ilâhî olanı vardır, ancak bunlar sütün içindeki maddeler gibi birbirinden ayrılmaz. Sütte su da vardır, ancak bütün sütün içindeki maddeler gibi birbirinden ayrılmaz. Birbirinden ayırdığınız zaman süt, süt olmaktan çıkar. Biz peynire, yoğurda, lora, ayrana, kaşara bakıp sütü göremeyiz. Süt olmasaydı onlar olmazdı. Ama aşk ne peynirdir, ne kaşardır, ne rokfordur. Onları oluşturan süttür aşk. Süt, süt olarak da içilir, ama kişiye ne lazımsa o olarak da kullanılır. Yoğurdu suyla karıştırdığın zaman ayran olur. Ama artık o süt değildir, ama süttendir. Dolayısıyla her aşk ilâhî aşk değildir ama ilâhî aşktandır. Bu hususun sohbetinin sonu gelmez. Bir Farsça mısra vardır: `Ez-sohbet-i dervişân bûy-i Muhammed âmed` Yâni, dervişlerin sohbetinden Muhammed kokusu gelir. İşte aşkın odak noktası olan Muhammed aleyhisselâmın kokusunu almaktır mesele. Onun için dervişlerin sohbeti hiç bitmez. Birbiriyle konuşmaktan, başkalarıyla da konuşmaktan hiç bıkmazlar. Geveze bile zannedilebilirler. Halbuki insan, sevdiğini söylemekle yükümlüdür. Daha doğrusu, sevgi, kişiyi söyletir. Ve bütün noksanlıkların giderilmesinin bir tek ilacı vardır, aşk. Yunus Emre deyişiyle diyelim: `Aşk gelicek, cümle noksanlıklar tamam olur.` Molla Câmî`nin Hz. Mevlânâ türbesinin kapısındaki beyitinin mealini söyleyelim, `Burası âşıklar kıblesidir, noksan gelenler burada tamam olurlar.`

Aşk burcunda kim oturuyor?

Hazret-i Mevlânâ tasavvuftaki aşkın sembolüdür. Diğerlerinde aşk yok demek değildir. Hepsinde aşk vardır ama bazı kişiler bazı konularda odaklaşmışlardır. Rahmet ve merhamette Hz. Ebubekir`in, adalette Hz. Ömer`in, îmân ve hayada Hz. Osman`ın, ilim ve gazada Hz. Ali`nin odaklaşması gibi. Yâni Hz. Ali âlim de, Hz. Ebubekir cahil mi? Estağfirullah. Veya Hz. Ebubekir halîm de, Hz. Ömer değil mi? Ömer âdil de, Osman zâlim mi? Estağfirullah. Değil, ama onlar odaklaşmışlar. Bunun gibi tasavvuftaki çok önemli unsurları olan zühd, takva, aşk, terk, yardım gibi hususların da odaklaşmış simaları vardır. Yardımda Hz. Abdülkadir`dir. Burhanda Hz. Ahmet er-Rifâî`dir, terkte Hz. İbrahîm Ethem`dir, zühdde Hz. Cüneyd-i Bağdâdî`-dir, irfanda Bâyezid-i Bestâmi`dir, aşkta Hz. Mevlânâ`dır. Dolayısıyla Hz. Mevlânâ bu işin zirvesi olarak kabul edildiğine göre aşkı öğrenmek isteyenler Hz. Mevlânâ`yla biraz yakın olmaya çalışsınlar. Ne dediğini öğrensinler, Mesnevî`sini okusunlar, gönüllerini beraber tutsunlar, bir gönül beraberliği yapsınlar, bir irtibat kursunlar. Bu illa Türbe-i şerîfi`nin önünde, sandukası önünde boyun kesmekten ibaret de değildir. Buradan gönlünü göndersinler. Çünkü o büyükler, kendilerine bir adım atana asgarî on adım atarlar. Aşkın o zaman belki biraz kokusu alınmaya başlanır. Şimdi o büyükler yok, dünyamızda artık maddîlik, nefsânîlik hâkim diyenlere de cevabı, yine Hz. Mevlânâ tarafından vaktiyle verilmiş, `Gül mevsimi geçtiyse niye üzülüyorsun? Gülsuyu var ya.`

`Birleyen şirke düştü` diyen doğru söylüyor o halde?

Hallâc`ın sözü haktır, niyeti de haktır, ama her doğruyu söylemek doğru değildir. Çünkü bütün insanlar zahirî, kabuğu korumakla yükümlüdürler. Bazen taşmalar olur. O taşmalar hududu aştı mı onu ödetirler. Çünkü mademki kesafet âleminde, dünyada yaşıyoruz, kesafet âleminin gereklerini yerine getirmek lâzımdır. Hz. Peygamber kadar kimse yüksek değildir. Ama o, baba Muhammed`di, arkadaş Muhammed`di, kumandan Muhammed`di, devlet başkanı Muhammed`di, kendi camiinin inşasında çalışan amele Muhammed`di, ama aynı zamanda Rasûlullah Muhammed`di.

Habibullah ifadesi nereden geliyor?

Kur`ân-ı Kerîm`de Habibullah tabiri geçmiyor diye bu tabirin kullanılmasının doğru olmadığını söyleyenler var. Kur`ân-ı Kerîm`de her tabiri aramak yanlıştır. Eğer her tefferuat Kur`ân-ı Kerîm`de yazılsaydı o zaman New York şehrinin telefon rehberi gibi koca bir kitap olurdu. Öyle değildir. Doğrulara işaret vardır. Yine deminki süt misalini verirsek, Kur`ân-ı Kerîm süttür, lâzım olan malzeme o sütten yapılır. Habibullah elbette ki Allah`ın sevgilisi olacak, yâni Kur`ân-ı Kerim`de Allah kimleri seveceğini söylüyor. Bu sıfatların hepsi Efendimizde var mı? Var. Dolayısıyla Allah O`nu seviyor. Böylesi basit bir mantıkla da, bunun cevabını bulabiliriz. Dolayısıyla bu sıfatı da Zât-ı Seniyyeleri hakkında pekala kullanabiliriz.

Sevgide de bir ölçüden söz edilebilir mi?

Elbette. Sevdiğini sevdiğin için sevdiğine verirsen adam olursun. Buradaki sevgiler birbirinden farklıdır. Nefsin için sevdiğini gönlün için sevdiğine vermek manasına gelir. Çünkü sevgisiz hiçbir şey olmaz bir kere, ama bizim konuştuğumuz, sevginin yüksek bahsi, yâni aşk bahsi meyil, haz, temayül, arzu, istek... bunlar da sevgi gibi gözükür ama sevgi değildir. Şöyle bir ölçü koymuş büyüklerimiz, beşeri ve nefsânî sevgide doyum, tatmin vardır; ilâhî muhabbette tatmin yoktur. Öyle bir susuzluktur ki içtikçe susuzluğun artar. Halbuki normal susuzlukta, bedenin susuzluğunda suyu içince geçer, yemeğini yeyince karnın doyar, sevgilinle vuslat edince hasretin biter. Halbuki ilâhî aşkın bütün vuslatlarında hasret vardır. Hatta çok ciddi bir nefsânî olmayan, tamamen bir gönül muhabbeti olan iki insan arasındaki aşkta bile öperken seyretmeyi özlersin, seyrederken öpmeyi özlersin. Ayağını görürsün, yüzünü özlersin. Yüzüne bakarsın elini özlersin. Doyum olmaz, doyum yoktur. Bu nefsânî olmayan ciddi bir muhabbettir ve mutlaka çok kısa bir zaman içinde ilâhî aşkın perdesi açılır. Ama doyuyorsan, ah bitti diyorsan, sonra hasretle yeniden başlar. O ayrı mesele ama onda ilâhîlik yoktur, nefsânîdir. Böyle bir ölçü koymuşlar. Bu ölçüyü de kendi kendine insanın objektif olarak doğru ölçebilmesi çok kolay değildir.

ALINTIDIR.Röportajın bir kısmıdır...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !